Site icon Av. Burakhan Çalışkan

Tutuklama: İstisna Olması Gereken Kural, Kural Olan İstisna Oldu

cinsel suç davası

Geçtiğimiz yılın mart ayında tutuklanan üniversite öğrencisi Ali, hakkında henüz bir iddianame dahi düzenlenmeden tam bir yıl boyunca cezaevinde kaldı. Suçlama: sosyal medya paylaşımları üzerinden “örgüt propagandası yapmak”. Ne delillerin toplanması beklendi, ne kaçma şüphesi somutlaştı. Oysa Ali’nin sabit ikameti, düzenli bir eğitimi, geçmişte hiçbir adli kaydı yoktu. Ama yine de tutuklandı. Ve ne yazık ki bu sadece Ali’nin hikayesi değil; Türkiye’de ceza yargılamalarının en kırılgan, en çok suistimal edilen alanlarından biri: tutuklama.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi, tutuklamayı “kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı” ve “birkaç sınırlı hukuki gerekçenin bulunması” hâlinde başvurulabilecek istisnai bir koruma tedbiri olarak düzenler. Ama bugün geldiğimiz noktada tutuklama, adeta peşin ceza gibi uygulanıyor. Oysa bir kişi hakkında mahkeme hüküm vermeden önce tutuklansa bile, hukuken hâlâ masumdur.

AYM ve AİHM kararları bu konuda çok net: Tutuklama, cezalandırma amacıyla kullanılamaz. AYM’nin 2019 tarihli bir kararında, yalnızca katalog suç isnadının tutuklama için yeterli görülemeyeceği vurgulanmıştır. AİHM ise Kavala/Türkiye kararında, tutuklamanın gerekçesiz ve siyasi saiklerle yapıldığını tespit ederek ağır bir ihlal kararı vermiştir.

Peki uygulamada neden bu kadar kolay tutuklanıyoruz?

Bunun birçok sebebi var. Öncelikle yargı mensupları, kamuoyunun veya siyasi iktidarın baskısı altındaysa, “önlem almış görünmek” adına kolayca tutuklama kararı verebiliyor. Özellikle kamuoyunun dikkatini çeken dosyalarda, şüphelinin serbest bırakılması halinde “yumuşak” görünme korkusu hâkimlerde baskı yaratıyor. Böylece yargı kararları delile değil, gündeme göre şekilleniyor.

Ayrıca CMK m.100’deki tutuklama gerekçeleri (“kaçma şüphesi”, “delil karartma ihtimali”) neredeyse otomatik gerekçeler hâline gelmiş durumda. Uygulamada tutuklama kararlarında genellikle aynı kalıplar kullanılıyor: “atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenlerinin varlığı.” Ancak çoğu karar bu kalıpların ötesine geçmeden veriliyor; somut değerlendirme yapılmıyor.

Bir başka sorun da adli kontrol hükümlerinin etkisizleştirilmiş olması. CMK m.109 adli kontrolü tutuklamaya alternatif olarak düzenler. Fakat uygulamada adli kontrol, bazen tutuklamadan daha ağır bir tedbire dönüşüyor; yurtdışına çıkış yasağı ve haftalık imza yükümlülüğü aylarca sürebiliyor. Yine de hâkimler, bu seçeneği yeterince değerlendirmeden doğrudan tutuklama kararı verebiliyor.

Tutuklama pratiğinin yaygınlaşması, yalnızca bireysel hak ihlallerine değil, yargıya olan güvenin sarsılmasına da neden oluyor. Özellikle son yıllarda, siyasi davalarda tutuklama kararlarının “cezalandırma”, “susturma” ve “toplum önünde teşhir” aracı hâline geldiği çok açık. Bu, hukukun değil, güç ilişkilerinin konuştuğu bir rejime işaret eder.

Peki çözüm ne?

Öncelikle yargı pratiğinde tutuklamanın gerçekten istisna olduğuna dair bir farkındalık yaratılmalı. Hâkim ve savcılar için düzenli hizmet içi eğitimler, içtihat güncellemeleri zorunlu hâle getirilmeli. HSK, özellikle sürekli olarak gerekçesiz tutuklama kararı veren hâkimler hakkında denetim mekanizmasını işletmeli. Adli kontrol hükümleri daha aktif ve ölçülü kullanılmalı; sanıkların kişisel ve sosyal durumları gerçekten dikkate alınmalı.

Kamuoyunun da bu konuda bilinçlenmesi gerekiyor. Bir kişi hakkında haber çıkması, linç kampanyası başlatılması, onun tutuklanmasını gerektirmez. Herkes bir gün “şüpheli” olabilir ve asıl o zaman hukuk devletinin anlamı hatırlanır.

Tutuklama, bir ceza değil, tedbirdir. Ve ancak hukuk tedbirli davranırsa, adalet sağlanabilir.

İlgili diğer konular hakkında Yakalama Kararı Nedir? ve Ceza davası ne kadar sürer? başlıklı yazılarımızda bilgi bulabilirsiniz.

Exit mobile version