Cinsel suçlar, ceza hukuku sisteminde en ağır yaptırımları barındıran suç tiplerinden biri. Özellikle infaz rejimi bakımından, pek çok ağır cezanın bile önüne geçen sonuçlar doğuruyor. Ancak bu ağırlık, beraberinde bir başka sorunu da getiriyor: İftira. Çünkü ne yazık ki, cinsel suçlar aynı zamanda iftiraya en açık suç tiplerinden biri.
Tam da bu noktada, Yargıtay’ın son yıllarda benimsediği yaklaşım ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Yargıtay, yerel mahkemeler tarafından verilen beraat kararlarını yalnızca “sanığın üzerine atılı suçu işlemeye yönelik bir neden yok” diyerek bozmakta, suçlamanın altında makul bir saik aramamak gibi tuhaf bir beklentiye girmektedir. Halbuki bu yaklaşım, yalnızca hayattan kopuk değil; aynı zamanda ceza muhakemesinin temel ilkeleriyle de çelişmektedir.
Ceza yargısında yükümlülük iddia edene aittir. Yani iddia eden ispatla mükelleftir. Ancak cinsel suç yargılamalarında bu temel ilke ters yüz edilmekte, sanık adeta suçsuzluğunu ispat etmek zorunda bırakılmaktadır. İşin daha da vahimi, sanığın savunmasında yer verdiği “iftiraya uğradım” beyanı, çoğu zaman mahkemece yeterince tartılmadan, “iftira atmak için makul bir nedeni yoktu” gerekçesiyle hüküm kurulmasına engel kabul edilmemektedir.
Peki bir kişinin neden iftira atması gerektiğini göstermek sanığın görevi midir? Yoksa yargılamanın görevi, böyle bir iddianın doğruluğunu ispatlamaya çalışan savcılık makamına mı aittir? Hukuk devletinde bu sorunun cevabı nettir: Şüpheden sanık yararlanır.
Ancak Yargıtay’ın son kararlarında gördüğümüz tablo, adeta niyet okuma suretiyle ceza tesis edilmesidir. “Sanığın üzerine atılı suçu işlemesine neden olacak bir durum yoktur” gerekçesiyle savunmanın iftira iddiasını değersizleştiren bu yaklaşım, cinsel suçlarda birçok haksız mahkûmiyetin önünü açmaktadır. Üstelik sadece mahkûmiyet değil, uzun tutukluluklar, toplumsal dışlanmalar, geri dönüşü olmayan itibar kayıpları da bu hatalı yorumun ağır sonuçları arasındadır.
Yerel mahkemelerin, Yargıtay’ın bu hatalı içtihadına körü körüne tabi olmaması gerekir. Uygulamadaki bu yanlışlıklar, yalnızca bireysel mağduriyetler doğurmakla kalmaz; aynı zamanda ceza adalet sisteminin bütününe olan güveni de sarsar. Zira cinsel suçlar kadar hassas, ağır ve dönüşü zor sonuçlar doğuran alanlarda en çok ihtiyaç duyulan şey, şüpheyle hareket etmek ve adaleti tereddütten azade değil, tereddütten beslenen bir bilinçle tesis etmektir.
Cinsel suçlardaki iftira riski göz ardı edilemez. Bu nedenle, “iftira atmaya gerekçe yoktu” türü yaklaşımların değil, “iddianın somut delille ispat edilip edilemeyeceği” ölçütünün esas alınması gerekir. Aksi takdirde ceza yargısı, olması gereken yerden sapar; ceza değil, zulüm üretir.
Av. Burakhan Çalışkan
Benzer konular için Cinsel Suç Yargılamalarında “Kadının Beyanı Esastır” İlkesi Eleştirisi ve Cinsel Suç Davaları başlıklı yazılarımıza göz atabilirsiniz.